''Kim ALLAH'ı ve Resülü'nü ve inanları dost edinirse, muhakkak ki galip gelecek olan ALLAH'ın ordusudur''(Maide Suresi 56)
• 12/5/2008 - Ölümsüzlüğe Yolculuk
|
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
"Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır." (Ahzab, 33/23)
"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Aksine onlar diridirler ancak siz fark edemiyorsunuz." (Bakara, 2/154)
"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar." (Ali İmran, 3/169)
"Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen veya ölenlere gelince; Allah onları muhakkak güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Hacc, 22/58)
Şeyh Ahmed Yasin, birçok peygamberin hayatına giren hicreti daha 11 yaşındayken yaşadı. Genç yaşında felç olarak tekerlekli sandalyeye mahkum hale gelmesine rağmen Allah yolunda mücadeleden, zulme karşı direnişten, hakları gasp edilmiş mağdur insanların kutsal davalarına öncülük etmekten geri kalmadı. Bu mücadelede bazen baskılarla, işkencelerle, bazen de teşviklerle, vaadlerle ilkelerinden taviz vermesi, kararlılığından vazgeçmesi istendi. Ama o bir adım geri atmadı. Zindanda tutulduğu sırada sağlık durumunun kötüleşmesine rağmen, İsrail'in bazı isteklerini kabul etmesi karşılığında zindandan çıkarılması teklifini kesin olarak reddetti ve: "Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan daha iyidir" dedi.
Şeyh Ahmed Yasin, direniş ve mücadeleye, Allah yolunda cihada adadığı 67 yıllık dünya hayatını şehadetle tamamladı. Ancak Yüce Allah'ın yukarıda verdiğimiz ayetlerinden anladığımıza göre bu bir ölüm değil ölümsüzlüğe yolculuktur. Üstelik artık tekerlekli sandalyeye mahkum olmadan, birilerinin o sandalyeyi hareket ettirmesini beklemek zorunda kalmadan.
Yüce Allah buyuruyor:
"Bizim uğrumuzda cihad edenleri biz elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah iyilik edenlerle beraberdir." (Ankebut, 29/69)
Temenni ediyoruz ki gönüllerin sade bir şekilde Allah'a yöneldiği, ihlasla yapılan duaların kabul edildiği o seher vaktinde, camide cemaatle birlikte sabah namazını eda ettikten sonra şehadete kavuşup da ölümsüzlük yolculuğuna çıkması da Şeyh Ahmed Yasin'in tavizsiz bir şekilde Allah yolunda mücadele etmesine ve bu mücadelede asla yolundan sapmamaya özen göstermesine Allah'ın bir mükâfatıdır.
Şeyh Yasin'in şehit edilmesiyle Filistin direnişi geri adım atacak değildir. Bilakis bu direniş daha bir kararlılıkla devam edecek, belki işgal devleti yeni ve şiddetli darbelerle sarsılacaktır.
Kimseyi Allah'a karşı tezkiye etme iddiasında değiliz ama, yukarıda verdiğimiz ayetler ve bizim Şeyh Ahmed Yasin'in imanı ve kararlılığı hakkındaki şahitliğimiz onun Allah katında ölümsüzlük yolculuğuna çıktığına kanaat etmemizi gerektiriyor. Bununla birlikte Allah'ın izniyle o dünya hayatında da ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Bedensel olarak aramızdan ayrılmış olsa da örnek kişiliği, mücadeledeki önderliği, zulme karşı gösterdiği kararlılık ve bu konuda serdettiği fikirleriyle aramızdadır. Özellikle yetişen nesil bundan sonra onun örnek mücadelesine daha fazla ilgi gösterecek ve umuyoruz ki direnişiyle bir neslin uyanışına vesile olduğu gibi şehadetiyle de yeni bir neslin dirilişine vesile olacaktır.
Şehadetin kutlu, mekânın cennet olsun ey hayatıyla da ölümüyle örnek olan kutlu şehit! İnşallah sürekli arzuladığımız görüşmeyi de Yüce Allah bize cennette nasip eder ve seni de bizi de şu ayetlerinde sözü edilenlerden eyler: "Kardeşler halinde karşı karşıya tahtlar üzerindedirler." (Hicr, 15/47) "Nimetleri bol cennetlerde. Tahtlar üzerinde birbirlerine karşı (otururlar)." (Saffat, 37/43-44)
|
|
| |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/4/2008 - Kulluk ve Tanıklık İçinde Cemaat
Ramazan KAYAN
Sosyoloji der ki; İnsan zoonpolitikon (toplumcu bir canlı yaratık)tır. Modern zamanların Batılı insanı “bireyci ve özgürlükçü” Liberal bir zemine kaydı… Doğu insanı ise “toplumcu ve teslimiyetçi” geleneksel çizgisini sürdürmekte zorlanıyor… Modern kent yaşamı, toplumsal dokuya yönelik tuzaklarla örülü… Fert kent açmazında kendisi ile çatışıyor… İnsanlar kalabalıklar için de kayboluyor… Belirsizlik ve bulanıklık çağının labirentinde benlikler ve kimlikler zayi oluyor…
İçe kapanan insanların hali içler acısı…
Kolektif bilinç, yerini bireysel kaygılara bıraktı… Bireyselleşen, bencilleşen insan kural tanımıyor… Umudu, korkusu, sevinci, tasası sadece kendisi için olan insan artık belalı bir insandır…
Bilginin, bilincin kirlendiği, sabitelerin tükendiği, değerlerin örselendiği, kutsalların göreceleştiği, rabbani gerçeklerin yerini sanal ve süfli faraziyelerin aldığı bir zaman diliminden geçmekteyiz…
Kitlelerin enformasyon ağları ile tutsak kılındığı bir ortam da, devletler aidiyetlerini yitirmiş bireyleri tepeden kimlik giydirmelerle eritiyorlar…
İlkesiz, iradesiz, iddiasız, idealsiz nesiller anlamsızlık mecrasına ve macerasına sürükleniyor…
Birey devlete karşı korumasız… Egemen sistemlerin desiseleri toplumu derinden etkiliyor…
Sonuçta sisteme eklemlenen beyinler sersefil… Modern algı kişiyi topluma karşı duyarsızlaştırıyor… Tepkisiz, omurgasız kitleler hayatlarını yaşıyor…
İnsan o ki, yüreği maşeri vicdanla ata! Ama, yok !
Kalıcı, anlamlı ilişkiler oluşmuyor… Hayat durağan, söylem yavan, zemin kaygan…
İnsanlar biliyor ama akledemiyor… Bakıyor ama göremiyor… Dinliyor ama anlamıyor… Seyrediyor ama kendine bile saygısı yok…
Eskiyi sürdüremiyor, yeniyi de üretemiyor… Daha doğrusu, nerede durduğunu da bilmiyor… Dünün defterini dürüyor, bugünü hoyratça tüketiyor, yarınlarla ilgili kaygısı yok…
Geçmiş yadırganıyor ama gelecekle ilgili ne umut, ne de ufuk var!
Dostlukların üstü çiziliyor, kıymetlere kıyılıyor, insan yalnızlaşıyor ve uzaklaşıyor.
Dinlerin, sistemlerin, değerlerin, normların yarıştığı, çatıştığı bir dünya da bireysel olarak ne yapabilirsiniz ki?
Bu toz duman için de no’luyoruz? Bu herc-ü merc için de nereye gidiyoruz?
Hakikatın tahrif edildiği, kavramların içinin boşaltıldığı bir ortamda eğri oturup, doğru konuşmalıyız…
İnsanların savunmasız kaldığı, sorumsuz olduğu, savrulmayı savunduğu günümüzde, İslam’ın en özgün kurumu olan cemaati yeniden düşünmek zorundayız…
Nedir cemaat?
Din adına bir tahakküm müdür? İnsanları tek tipleştirme midir? Akıl, irade ve kişisel özgürlükler üzerinde bir ipotek midir? Eleştirilere karşı bir dokunulmazlık zırhı mıdır? Cemaat, insanları eritme ve öğütme aracı mıdır? Gurup asabiyeti midir?
Bir başka açıdan sormak gerekirse, cemaat bir fantezi midir? Gençlik yılları macerası mıdır? Nostalji midir? Hobi midir? Dönemsel tatmin arayışı mıdır? Çıkar kapısı mıdır? Yarenlerin kaka kafaya verdikleri boş zaman uğraşısı mıdır? Kişisel sorumlulukları üstünden atıp, cemaatin gücüne yaslanarak kendini rahatlatma arzusu mudur?
Evet cemaat kavramı nelere çağrışım yapıyor?
Başta şunu belirtelim, her cemaat anlayışını ve tanımını olumlamak ve onaylamak durumunda değiliz…
Cemaatin gerekliliğine inananlar için nedir?
Entelektüel bir arayış mıdır? Düşünce akımı mıdır? Hayır-hasenat kurumu mudur? Tasavvuf ekolü müdür? Toplumsal muhalefet midir? Örgütsel eylemlilik midir? Tepkisel tutum mudur? Kültürel yapı mıdır? Sosyal organizasyon mudur? Siyasal oluşum mudur? İrşat ekibi midir? Halk hareketi midir? Mezhebi buluşma mıdır? Sivil Toplum kuruluşu mudur?
Ya da bunların toplamı mıdır? Veya ortalaması mıdır?
Efradını cami, ağyarını mani bir tanımı yakalamak durumundayız… Kavram kargaşasından en çok yıpranan bir kavramdır, cemaat… Yer yer içi boşaltılan, sulandırılan… Amacı, bağlamı dışında kullanılan bir kavram oldu … Cemaati modern kirlerden ve geleneksel tortulardan arındırmak lazım…
Tüm kavramlarımızı asli anlamına döndürüp sahihleştirmek ve savunmak yükümlülüğü altındayız… O halde cemaat nedir?
Cemaat, ortak amaçlar için, ortak hedefe birlikte yürümektir. O müşterek yürüyüşte toplumsal arınma, bilgilenme, bilinçlenme ve bilenme gerçekleşir…
Cemaat bilinçli birlikteliktir… Cemaat basiretli bir tercihtir… İslami bilinçlenme ve uyanış sürecidir… Özellikle yaşamakta olduğumuz modern dünya da İslam’ı doğru anlamak, yorumlamak ve pratiğe aktarmak bu yolla gerçekleşir…
Kardeşlik, paylaşma, dayanışma, Allah için sevmek, Allah için olmak vb. gibi kriterleri ilişkilerde belirleyici kılma çabasıdır…
Cemaat insanlığımıza kalite katma kararlılığıdır… İslami hassasiyetin en üst düzeyde sürdürülmesidir… Cemaat acizler sürüsü değil, kavileşme ve kardeşleşme zeminidir… Cemaat olmak, her kalabalığın harcı değildir… Pratikleri, perspektifleri, projeleri vahiyle doğrultma ve içini doldurma becerisidir… Toplumu sağlıklı kılacak değerleri cemaatler üretir… İnsanlığın ortak sorunlarını çözmek için ortak akıl devreye girer…
Cemaat ortamlarında imani, uhrevi boyut belirleyicidir… Akideden neşet eden kardeşlik, kendini gösterir… Bu açıdan bir salihler buluşmasıdır… Safileşme ve saf tutmaktır… Sefer birlikteliğinin deklare edilmesidir…
Münkere karşı ortak tepki, zulme karşı müşterek öfke, caydırıcı bir güç olarak bu yolla devreye girer… İslam toplumunun sigortası olan “iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak”, başka türlü nasıl gerçekleşe bilir? Ümmeti içten içe kemiren bağyin, bağnazlığın, boğuşmanın önüne cemaat olunmadan geçmek mümkün müdür? Cemaat ruhundan, kardeşlik bilincinden koptukça ihtilaftan tefrikaya, tefirikadan tekfire, tekfirden savaşa facia büyüyüp gidecektir…
Şahıslar, cemaat potasında şahsiyet kazanır … Kişi saygınlığını cemaatten alır… Şahısları, şuurlandırma cemaatin uhdesindedir… Çünkü cemaat sivil bir okuldur… Formel eğitimin çarpıklığını kim dezenfekte edecek? Vahiy eksenli bir kimliğe yöneliş ve cahiliyeden arınma cemaat üzerinden tamamlanır… Kulluk ve tanıklık böylece sürdürülür… Doğrularda mutabakat, yanlışlara muhalefet temel prensiptir… Kişisel mükellefiyetleri aşan ortak yükümlülükler yerine getirilmesi cemaat olmakla mümkündür…
Cemaat; canlılık, titizlik ve tutarlılıktır…
Cemaat; cesarettir… Toplu cevaptır… Ortak akıl ve kolektif çözümdür…
Koruyucu kale, kollayıcı kanattır… Cemaat bireyi egemen güçlere karşı korur… Birliktelik bireyin kimliğini ve değerini korumak için güç birliğine gitmesidir… Kendi yetersizliğini kardeşlerinin birikimi ile tamamlamasıdır…
Kendine, halkına ve ümmetine karşı sorumluluğunun bilincinde olan herkes bu konuyu ciddiye almak mecburiyetindedir…
Çünkü, bu dava ertelenemez… Bu değerler örselenemez… Bu kardeşlik ötelenemez…
Sizce, varoluşumuzun anlamı nedir?
Doğrularımızı, değerlerimizi hayatlaştırmayacaksak? Toplumsallaştırmayacaksak?
Biz çözüldükçe, küfrün eli güçlendi…
Rüzgarımız gitti… Rüyalarımız bitti… Rotamız kaydı... Ruhumuz daraldı…
Bu zorlukları birlikte aşacağız… Bunu yapabilecek potansiyele sahibiz…İmkansız değiliz… Güzel günlere dönmek istiyorsak önce birbirimize döneceğiz… Buna mecbur olduğumuzu kabul edeceğiz… “Aynı bedenin azaları” olduğumuzu nasıl unuturuz?
En öldürücü darbeyi psikolojik savaş günlerinde “yenilgi travmasına” yenik düşmekle aldık… Yaşanan kırılmanın etkileri uzun sürdü… Liberal rüzgarların cazibesine kapılan nice insan bireyselleşme, evcilleşme sürecinde şimdi nerde duruyorlar? Kimi münzevi bir yaşama kapak attı... Kimi reel politik ikbal arayışında… Kimi serbest piyasanın kurallarına kapıldı…
“Akıbet muttakilerin” değil miydi?
Aidiyet, teslimiyet, mesuliyet gibi bizi bir arada tutan temel kavramlar kimileri için tedavülden kalkmıştı…
Zannediliyordu ki; “İtaat küçültür”, itizal yolunu seçtiler… Disipline gelmeyen kişiler dur durak bilmez oldu… “Cemaat bana ne verdi?” eleştirileri aidiyeti zedeledi. “Benim katkım nedir?” sorusundan kaçar oldular… Tecrübe konuşuyordu. İnsanlar tecrübeye tutsaktı…
Dün refik olanlar bugün rakip oldu…
İçinden çıktıkları kozayı aşağılamaya durdular… Cemaatı aşmışlardı…
Geçmişimizde yanlışlar vardı ancak geçmişi bütünüyle yanlışlamak daha büyük bir yanılgıydı…
Geçmiş eleştirisi yeni yanlışların gerekçesi oluyordu… Halbuki, ıslahı mümkün… Doğru olan bireysel havalara girmek değil! Havarice bir yol izlemek… Reddi mirasçılık, “kendi başına buyruk” bir karaktere dönüşüyordu…
Müstağnilik, modern zamanların marazıydı…
İmam Malik teşhisi ne güzel koyuyordu: “Cemaatta hoşunuza gitmeyen şeyler, ayrılıkta hoşunuza giden şeylerden daha hayırlıdır.”
İmam bu tezini ne ile temellendiriyordu?
Resulullah (sav) buyuruyor:
“Cemaat rahmettir, tefrika azaptır” (Ahmed b Hanbel)
“Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” (Tirmizi)
Bir Koruyucu El’in korumasında olmak ne büyük bir imkan! Rahmet halelerinin bizi çepeçevre kuşatması ne güzel bir ikram!
İşte bu nimetin adresi, cemaatleşmektir… Kardeşleşmektir…
Erdemli bir duruş için… Sonsuz rahmete ermek için… Ebed yurdunda gülmek için… Cemaat ruhunu diri tutmak lazım…
Allah’ın gaybi yardımlarına mahzar olmadan toplumsal dönüşüm hesapları beklenen neticeyi vermeyecektir…
O, elimizden tutacak ki, bu zorlu mücadelede aziz olabilelim. Tevhidi değerleri sosyal hayatta inşa edebilelim…
Bunun için cemaat anlayışımızı, cami, dergah, vakıf, dernek, parti, grup, mezhep, üstad, abi, lider, ülke ile sınırlamadan, bu kalıplarla dondurmadan hareket etmeliyiz…
Cemaat kimlik ve temel esaslarda çelişkiye düşmeden zorluklara tahammül eden, kuşatıcı ve yapıcı bir yapıdır… İrili ufaklı tüm yapılanmalar temelde İslam cemaatının birer parçalarıdır…
Farklı eğilimleri içinde barındıran, ümmetin tüm renklerini kucaklayabilen bir çizgidir…
Aidiyet bilincini belirleyen şahıs yada yapı değil davanın esaslarıdır…
Doğru, donanımlı ve dinamik bir duruş için bu kaçınılmazdır…
“Kalıcı güzel işler” bizim içindir… Bir devrin vicdanı, umudu, yüz akı olmak varken neden kendimizi önemsemiyoruz ki; Neden kendimizi erteliyoruz? Yoksa bir kurtarıcı mı bekliyoruz? Bir kurtarıcı olmak varken…
Buyrun, nasuh bir tövbe ile Ninovalarımıza dönmeye ne dersiniz?
Musa’ca bir çıkışla Harunlarımızla elimizi güçlendirip, Firavunlara sözün gücünü gösterebiliriz…
İsaca bir çağrı ile “Ensarullah” arayışını sürdürebiliriz.
Önce dağınık safları düz ve sık tutalım…
Allah’ın rahmeti üzerinize olsun….
ÖZGÜN İRADE DERGİSİ NİSAN 2008 SAYISI |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 5/4/2008 - Dağlarda namaza durmak!

Gidin İsraillilere söyleyin; Biz Muhammed Ordusuyu'yuz; Geri döndük ve Kudüs yolunda ilerliyoruz!" Şehid Abbas MUSAVİ ''Rabb'inden bize ne getirdiysen amenna. İşittik,itaat ettik.'' |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 26/3/2008 - Müslümanlık Anlayışımızı Tashih Etmek – 3
| Hasan Eker |
|
|
3-Dini Allah kurar, Peygamber canlandırır, biz kullar ise yaşamaya çalışırız.
Din, en modern anlamıyla “yaşam tarzı” demektir. Kişinin yaşam tarzı aynı zamanda onun dini kimliğidir. Çünkü kişinin yaşam tarzı onun düşünce ve inanç dünyasından bağımsız değildir.
İnsana yaşamı veren Allah aynı zamanda onu şekillendirme/terbiye etme konusunda tek hak sahibidir. Allah’ın “Rab” oluşu bu anlamdadır. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de din Allah’a nispet edilir.
“Allah’ın yardım ve zaferi geldiğinde insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini göreceksin” (Nasr/1,2)
“Bugün size dininizi tamamladım, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim…” (Maide/3)
“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara/193, Enfal/39)
Din, kulluk için indirilmiştir. Biz de kulluk için yaratılmışız. Biz Allah’ın kullarıyız, Peygamber(s.a.v)in değil. Çünkü Peygamber(s.a.v) de Allah’ın kuludur. Dolayısıyla dinimizin Allah’a ait olması bu yüzdendir. Allah dinimizi halis olarak kendisine ait kılmamızı istiyor.
“Muhakkak Biz sana Kitabı hak olarak indirdik. O halde dini sadece Allah’a halis kılarak O’na kulluk et.”(Zümer/2)
“De ki: ‘Ben dini Allah’a halis kılarak yalnız O’na kulluk etmekle emrolundum.”(Zümer/11)
Bundan dolayı bir insan Allah’ın kurup indirdiği dini ya kabul eder ya da reddeder. Eğer kabul ederse, elinden geldiği kadar dinin mevzuatına uygun yaşamaya çalışır. Günahları için Allah’tan bağışlanma diler, tevbe eder, hiçbir zaman kul olduğunu unutmaz.
Yok, eğer dine girmeyi, diğer bir ifade ile Allah’a kulluğu reddederse, yine kendisi bilir, ama sonucuna da razı olur.
“ Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (Kehf/29)
Gerçek bu olması gerekirken, günümüzde dine girmiş! birçok kimse iki yoldan birini seçmek yerine üçüncü bir yol izleyerek dinin içinden arzu ettiği bazı kuralları istediği zaman istediği kadarıyla alıyor ve Müslümanlığını öyle şekillendirip sürdürüyor.
Mesela, günde beş vakit kılınması gereken namazı sadece haftada bir Cuma namazına giderek veya senede bir ay ramazanda kıldığı namazlarla geçiştirmek yada İslam’ın örtünme emrini cenazede, mevlitte ve camiye girdiğinde takınmak bu kafanın ürettiği dindir! Tabi bu yeni bir din! oluyor. Yani Allah’ın dini değil, Allah’ın dininden çıkarılmış yeni bir din. Ali’nin dini, Mustafa’nın dini, Ayşe’nin dini, Fatma’nın dini…
Bugün müslümanım diyenlerin çoğuna baktığınızda, Allah’ın dini yerine kendilerinin şekillendirdiği bir dine sahip olduğunu görürsünüz.
Bu söylediklerim dinin olmazsa olmaz dediğimiz açık bir şekilde belirlenen haram ve farzları konusundadır. Çünkü nafile ibadetler müslümanın keyfine bırakılmıştır.
Bu gerekçeyle şu soruyu sormaya hakkımız var: Bir insan gerçekten Allah’a teslim olduysa onun hayatında nasıl sürekli haram olan bir şey çiğnenir ve sürekli farz olan bir şey terk edilir? Bunun kitap ve sünnetle izahı mümkün değil.
Kısacası, “müslümanım” diyenlerin çoğunun yaşantısı, onların ne Müslüman olduklarını ne de olmadıklarını gösteriyor. Bu İslam, kişilerin keyfine bırakılmış bu kadar belirsiz bir din midir? Allah’a kul olmak işi bu kadar gayri ciddi bir iş midir?
Bu kadar birbiriyle çelişkili müslümanlık görüntüsü veren kimselere sorsanız kusurlu olmakla beraber müslümanlıklarından emindirler. Hiçbir zaman kendilerinin dinin dışında olabileceklerini düşünmüyorlar. Acaba Allah bu kadar farklı din modelleri mi göndermiş?... Yoksa Rabbimizin ifadesiyle:
“Yoksa size ait bir kitap var da (bu batıl yolları) o kitaptan mı okuyorsunuz?”(Kalem/37)
“Yoksa ‘ne hükmederseniz sizindir’ diye lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?”(Kalem/39)
Burada temel soru şu: Dinimizi(yaşamımızı) Allah mı belirleyecek yoksa biz mi?... Elbette ki Allah belirleyecek. Allah belirlediğine göre bu bizim yaptığımız Allah’a din öğretmek anlamına gelmiyor mu?
“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Hucurat/16)
Bazen de bir kimsenin Müslümanlığını sorguladığınızda hemen kendinden daha kötü birini gösterip “Yine bize şükret, biz onlardan iyiyiz” diyerek hallerini meşrulaştırdıkları gibi, bu hallerini sanki Allah’ı minnet altında bırakma gerekçesi sayarlar. “Bu kadarını yapıyoruz daha ne istiyorsunuz “ manasında şeyler söyleyerek kabul edilmesini arzu ederler. Tabi ki kabul edecek Allah’tır ama Allah şöyle buyuruyor:
“Onlar İslam’a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki; Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki sizi imana eriştirdiği için asıl Allah sizi minnet altında bırakmaktadır.”(Hucurat-17)
“Allah nezdinde tek (hak) din, (insanın) O’na teslimiyetidir…”(Al’i imran-19)
Diğer bir sorun da şu; Allah bizi hesaba çekerken bizden daha kötü olan birine bakıp tam hakkımızda karar verecek ki, biz kendimizi bizden daha kötü birine göre değerlendiriyoruz ve ona göre iyi olduğumuz sonucuna varıyoruz? Hayır, Allah bizi gönderdiği kitabına göre değerlendirecek. Diğer bir ifadeyle Allah bizi başkasıyla değil, kitabıyla tartacak. O zaman hesabımızı ona göre doğru yapalım.
Kulluk her alanda yaratana teslimiyettir. İnsan, hayatının bazı alanlarında Rabbine direnirse bu teslimiyetle bağdaşmaz. Kulluğun sınırlarını ve şeklini belirlemek tamamen Allah’a aittir. Bu yüzden Rabbimiz Bakara/208. ayette M. Esed’in o çarpıcı ifadesiyle şöyle buyurmuştur:
“Ey imana ermiş olanlar! Allah’a kendinizi tam teslim edin ve şeytanın ardından gitmeyin. Zira o sizin apaçık düşmanınızdır.”
Yahudiler Allah’ın sınırlarını bilerek çiğnediği için, ğayril mağdûbi aleyhim/kendilerine gazab edilenler olarak tanımlandı. Hıristiyanlar da kulluğun şeklini kendileri belirlemeye kalktıkları için, veleddâlin/sapıtmışlar olarak tanımlandı. Bizlere de bu iki güruhtan olmamamız için öğüt verildi. Bu yüzden bu temel öğüt/uyarı Fatiha suresiyle birlikte her gün kılınan namazların her rekatında dua mahiyetinde Allah tarafından tekrar ettiriliyor biz Müslümanlara.
Din, ya tamamen alınmayı veya bırakılmayı isteyerek tam teslimiyet istiyor. Din pazarlığı kabul etmiyor. Pazarlıksız teslimiyeti şart koşuyor. Bu husus kendi zamanlarının Müslümanları olan İsrail oğullarının hayatından bir bölüm aktarılarak dile getiriliyor.
“Vaktiyle biz İsrail oğullarından: Yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve ‘insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin’ diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna yüz çevirdiniz.
(Ey İsrail oğulları) birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz. Sonra siz, birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz.
Yoksa kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir, bu yüzden azapları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler.” (Bakara/ 83-86)
Yukarıdaki israiloğulları denilen Yahudilerle ilgili ayetleri dikkatle okuyun. Bunlar “Kitap ehli” olarak tanımlanan ve Allah’a, ahirete, ve Allah’ın buyruklarına iman ettiklerini söyleyen kimselerdi. Hiçbir zaman açıktan “Biz bunları reddediyoruz” demiyorlardı. Ama verdikleri sözlerin yani dinlerinin bir kısmını da yerine getirmiyorlardı. Şöyle ki:
Rivayetlerin anlattığına göre; iki Yahudi kabilesinin her biri müşrik olan iki kabileyle ayrı ayrı anlaşma yapıyorlar. İki müşrik kabile savaşa tutuşunca mecburen onların yanında iki Yahudi kabilesi de müttefik olarak savaşıyorlar. Böylece iki Yahudi kabilesi birbirleriyle savaşmış oluyorlardı.
Ama savaş sonunda Yahudiler esir aldıkları Yahudi kardeşlerinin fidyesini verip kurtarıyorlardı.
Bu durumda onlara: “Hem kardeşlerinizle savaşıyorsunuz, hem de onları esir aldığınızda fidyesini verip kurtarmaya kalkıyorsunuz” denildiğinde onlar bu çelişkilerini şöyle izah ediyorlardı:
“Haklısınız, aslında o kardeşlerimizle savaşmak bize haram kılınmış ama ne yapalım! Anlaşma gereği müttefiklerimizle birlikte hareket etmek zorundayız. Esirleri kurtarmaya gelince, dinimizin emri gereği onlara yardım etmek zorundayız.” (Hak Dini Kur’an Dili)
Allah böyle yapanları “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?” diyerek tanımlıyor. Aynı zamanda bunları hem dünyada rezil edeceğini hem de ahirette şiddetli azaba sokacağını söyleyerek uyarıyor.
Peki, günümüzde kendilerinin Müslüman olduğunu söyledikleri halde dinin istedikleri bir kısmını alıp bir kısmını bırakarak hayatlarını böyle sürdürenler hiç mi onlarla kendileri arasında bir benzerlik görmüyorlar?
Müslümanlar! olarak günümüzde yaşanılan rezilliğin cevabını acaba yukarıdaki ayetlerin mefhumunda aramak gerekmiyor mu?
Veya geçmişteki Müslümanları aziz eden bu Kitap -değişmediği halde- bugün neden bizleri rezil ediyor? diye sorduğumuzda bu sorunun cevabını Kitapta değil de bizim Kitaba yaklaşım biçimimizde aramak gerekmiyor mu?
Bu şekilde “Müslüman’ım” diyenlerin çoğunun tutumlarının müslümanlıkla bağdaşmadığını söyleyip uyardığımız zaman bizi tekfirci ve merhametsiz davranmakla suçluyorlar.
Bu bağlamda en çok “Ne yani, kendinizden başkasını Müslüman olarak görmüyor musunuz?” veya “Siz bana kafir mi demek istiyorsunuz?” şeklinde itirazlarla karşılaşıyoruz. Haşa! Böyle herkesi helak olmuş pozisyonunda görüp kendini de kurtulmuşlardan zanneden bir tutum biz Müslümanlara asla yakışmaz.
Ancak müslümanlık adına tutturduğumuz yolun da bu işin kitabına göre sağlamasının yapılması lazım. Yoksa Allah’ın rızasını kazanma adına O’nun gazabına uğrarız!
“Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin muhakkak iyi iş yaptıklarını zannederler.”(Kehf/104)
Uyarılarımızı merhametsizlik olarak algılayıp bizi suçlayanlara diyorum ki; o zaman insanların müslümanlık adına sürdürdükleri keyfi tutumlarını meşru gösterelim de cehenneme kadar yürüyüp gitsinler mi? Asıl böyle davranmakla onlara merhametsiz davranmış olmaz mıyız?
Vallahi! Yazık bu insanlara. Merhameti de doğru anlamak lazım. Bana göre merhamet; Resulullah(s.a.v)ın ifadesiyle; Ateşe doğru uçtuğunu gördüğümüz kelebeklerin uçuşuna engel olmaya çalışıp uyarmaktır. Asıl merhametsizlik ise onların keyiflerini kaçırmamak için ateşe doğru uçuşlarına engel olmamaktır. “Dost acı söyler” ilkesiyle gerçekçi olmak lazım.
Hem Rabbimiz Kuran’ın birçok yerinde “Sen onların h*******arına(keyiflerine) uyma, sen sana vahyolunan şeylere uy” demiyor mu!
Bu mülahazalar çerçevesinde diyorum ki; Müslümanlığımızı Kur’an ve sünnet ölçüleriyle tekrar gözden geçirelim. Sahip olup sürdürdüğümüz din acaba Allah’ın dini mi yoksa bizim uydurduğumuz din mi? bunu görelim.
Yoksa müslümanlık zannımızla ilahi huzura varıp ta kabul görmediğimizde telafisi mümkün olmayan bir hüsrana uğrarız veya diğer bir ifadeyle Müslüman olduğumuzu söyleye söyleye cehenneme gideriz, Allah korusun!
ÖZGÜN İRADE DERGİSİ MART 2008 SAYISI | |
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 26/2/2008 - Keşke Kavmim Bilseydi

Ramazan KAYAN
Toplumsal yozlaşmanın ürkütücü tablosu karşısında düşündükçe, zihnimde Rahman’ın şu iki ayeti yankılanıp duruyor: “Geldiği vakit, içinizden yalnızca zalim olanlara dokunmakla sınırlı kalmayacak bir fitneden sakının. Bilin ki, Allah’ın cezalandırması yakındır.” (Enfal- 25)
“Kafirle birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal- 73)
Bu iki ayeti kerime toplumsal çürümenin sebep ve sonuçları üzerinde önemli tespitler sunuyor… Anlıyoruz ki, toplumların bozulmasını, “bu toplumun kaderi buymuş” deyip geçemiyoruz… “Kaçılamayacak, önüne geçilemeyecek bir yazgı” olarak değerlendiremiyoruz… Ciddi bir yükümlülük, ağır bir sorumlulukla karşı karşıya kalıyoruz… Toplumsal mücadeledeki misyonumuz daha bir önem kazanıyor…
Demek ki, esas musibet, zalimin zulmü ile mazlumun duyarsızlık ve tepkisizliğinin buluşmasından sonra başlıyor… Toplumun bünyesinde etkisiz ve tepkisiz “pasif iyi”ler olmak kimseyi kurtarmayacak… Haksızlıklar karşısında muhalif bir duruş, “iyi”nin iktidarı için müdahil bir irade ortaya konmadıkça işlenen tüm cürümlerin cezası herkese bulaşacaktır… Hanif olmak yeterli değil, her hanifin, muhalif ve müdahil olması gerekiyor. Resulullah (sav) böylesi bir akıbete dikkat çekiyor:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emir ve kötülükten men edersiniz, yahut Allah-u Teala size azap (toplumsal kargaşa ve kaos) gönderir. Sonra Allah’a yalvarırsınızda duanız kabul edilmez.” (Tirmizi)
“İnsanlar zalim (haksızlık yapan) birini görürlerde, onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah-u Teala’nın bütün insanları azaba uğratması pek yakındır.”
Yine Hz. Peygamber (sav) Allah’ın sınırlarını aşmayanlarla, bu sınırı ihlal edenleri aynı gemide yolculuk edenlere benzetiyor…
Şayet gemi su alıyorsa, buna seyirci kalan herkes helak olacaktır… Bu durumda toplumsal tufanlar karşısında sorumluluk neyi gerektiriyor? Ya geminin su almasına engel olmak… Ya da Hz. Nuh misali yeni bir gemi inşasına durmak…
Bu inşa eyleminin yolu ise, ortak bir akıl, kollektif bir ruh ve müşterek bir iradeden geçiyor… Toplumsal sorumluluğumuzun boyutlarını fark ettikçe, belki kişisel bazı sevap ve nevafilden bile vazgeçmemiz gerekecektir… Öyle ki toplumsal sancı, kişisel sorun ve sancılarımızın önüne geçmelidir… Gözlerimizin önünde çürüyüp giden gençliğin elim akıbetine nasıl bigane kalabiliriz? Toplumsal tefessüh, kitlesel çılgınlıklar ürkütüyor… Aklı selim buna lakayt davranabilir mi?
Bu güne yönelik ihmallerimizin yarınlarda bize dönüşümünün nasıl olacağını artık tahmin edebiliyoruz… Rüzgar ekenler, fırtına biçecekler… Zaten fırtına bir gençliğin ayak seslerini duyuyoruz…
Evet, toplumsal sorumlulukların zamanı yarınlar değil, hemen şimdidir… Ertelenen sorumlulukların belki de gelecekte ne kazası, ne de kefareti mümkün olacaktır… O gün hayıflanmalarında bir faydası olmayacaktır…
Bu yangına gözlerimizi kapatamayız… Bu depreme duyarsız kalamayız…Bir karınca duyarlılığı ile rolümüzü kuşanmalıyız…
Modern kentin mahpeslerine yani fabrikalara, atölyelere, resmi kurumlara, okullara, stadyumlara, cafelere varoşlara gömdüğümüz insanlara ulaşmamız lazım… Yüzüstü bıraktıklarımıza yol bulmamız gerekiyor… Kendi özelimizle kendimizi bağlayamayız. Kendimize ördüğümüz kapalı dünyalarımızdan kurtulmamız lazım… Nesiller cahiliyeye kurban giderken, gelir artışı ile nasıl mutlu olabiliriz?
Çirkefe, çürümeye terk edilen kimsesizlerin dünyasında, kişisel başarılarla tatmin olmamız düşünülebilir mi? Toplum endüstriyel bir metaya dönüştüren popüler kültürün bozucu, boğucu, bitirici etkilerine karşın, insanı “meta”dan “mana”ya taşıyacak olan toplumsal projelere imza atmamız gerekiyor…
Bu projeyi hayata geçirebilmek içinde; toplumsal ilişkilerimizde “yarar”ı değil, “anlam”ı öncelememiz gerekecektir… Diğer bir ifade ile “toplumsal fayda” hesapları yapmak yerine “toplumsal felah” üzerinde çalışacağız… Çünkü bize düşen görev; muttaki bir toplum olmak yoksa illa ki müreffeh bir toplum olmamız gerekmiyor… İnancımıza göre kalkınmış bir toplumun tanımı taşıdığı değerlerle, ilkelerle belirginleşecektir…
Bunu başarabilmek içinde öncelikle içinde bulunduğumuz toplumu iyi tanımamız gerekecektir…
Üzücü ama gerçek; bu toplum “önemli” olana değil, “ilginç” olana ilgi duyuyor… Toplumsal bilinçlenmenin yerini, toplumsal “büyülenme” aldı… Toplum ciddi anlamda bilinç kaybına maruz kaldı. Modernizmin, teknolojinin büyüsüne kapıldı… Kitlelerin dönüştürülmesinde magazin kültürü belirleyici… Hız ve haz medeniyeti yığınları başkalaştırarak sürüklüyor… İnsanlar midenin baskısından kurtulup akledemiyorlar…
Bunun neticesi olarak çağdaş toplumların hüsranını hızlandıran iki sonuç ortaya çıkıyor:
1- Hafızasızlık… 2- İradesizlik…
Böylece hedefsiz, değersiz, duyarsız, tepkisiz bir toplum güdülmeye ve sömürülmeye hazır bir ruh hali ile var olmaya çalışacaktır…
Artık toplumsal muhalefet ruhunun nasıl köreldiğini herkes görebiliyor… Eleştirel aklın nasıl engellendiği herkesçe malum… Artı toplumsal sorumluluk anlayışında ciddi aşınmalar var… Nesilleri öğüten, kitleleri törpüleyip bireyselleştiren, kişileri bencilliğin bataklığına sürükleyen bir sistem var… Devletin ideolojik aygıtları toplumu tektipleştirme, nesilleri nesneleştirme işlevini fasılasız sürdürüyor… Gücün efendileri halkı tepeden inme yöntemlerle biçimlendirme, buna direnenleri jakoben uygulamalarla hizaya getirme hakkının hep kendilerinde olduğunu düşünüyorlar… Toplumun tepkisizliği, onları , kendilerinin haklılığına ve uygulamalarının doğruluğuna inandırıyor… Kısacası, bu toplum sisteme kurban… Peki, bu toplum hepten masum mu? Değil… Başka bir soru: Bu tespitleri yapan, olayı teşhis eden aydın, alim, öncü, kanaat önderi vs. bunlar olup-bitenler karşısında mazur ve muaf mıdır? Hayır, değil!
O halde yapılması gereken nedi?
Kozmopolit bir toplumun vurdumduymazlığına, ahlaki yozlaşmasına, kültürel şizofrenisine karşı nasıl durulabilir? Bu şartlarda halkın neyi savunduğuna , nereye savrulduğuna bakmadan öncelikle bizim sorumluluk alıp-almayacağımız önemlidir… İkinci olarak ne sunacağımız önem kazanacaktır… Toplumsal sorumluluk bir inanç, bilinç ve direnç işidir… Kendini kendisi ile sınırlayan, yalnız kendisi için yaşayan bunu ne kavrayabilir, ne de kaldırabilir…
Nice insanımızın bu hayati önem arz eden sorumluluk alanından nasıl koptukları da görüldü: Önce evcilleştiler, sonra bireyselleştiler…
Hayat eşittir sorumluluk almaktır… Vahye şahitlik bunu gerektiriyor…
Bunu yapmamak veya yapıyor görünmek popülizmden başka bir şey olamaz… Bu sorumluluğu salt siyasi erke, STK lara, elitlere havale etmek ise postmodern bir uyanıklıktan başka bir şey değildir…
Bu sorumluluğu hümanist duygularla değil, popülist yaklaşımlarla değil, velayet ruhu ve uhuvvet bilinci ile sürdürebiliriz. Hayatı çekilmez kılan, baskıcı güçlerin tasallutundan kurtarıp kardeşlik meltemlerinin estiği, insanların adalet ve ahlâk soluduğu, özgürlük şarkıları terennüm ettiği bir dünyaya talip olduğumuzu göstermeliyiz. Tabii ki, bu sorumluluk fildişi kulelerden, sırça saraylardan sürdürülemez… Alana inmek lazım, toplumun içinde bulunmak gerekir… Ancak; halkın ‘‘içinde’’ Hak ‘‘için’’ olmak kaydıyla… ‘‘Her şey halk için’’ söylemi ile ‘‘toplum zindan’’ına kendimizi mahkum kılmadan yürüyebilmeliyiz…
Halkı, Hakka öncelemeden hakikatin toplumsallaşması için uğraşmalıyız… Biz toplumu ne kudsamak, nede dışlamak durumundayız. Toplumu doğrularımıza ikna edip, değerlerimizle donatmak için varız…
İnsanlara giderken, kulluk bilinci ve Allah’ın ipinde bulaşma çağrısı ile yola çıkmalıyız… Toplumsal sorunların çözümünün büyük çapta ‘‘cemaat’’ sözcüğünde saklı olduğunu unutmadan hareket etmeliyiz…
‘‘Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk (cemaat) bulunsun. Kurtuluşa eren işte bunlardır.’’ (Ali İmran-104)
Hak üzere hareket eden bir cemaatın vahye tanıklığını sürdürürken toplumsal çürümeden kurtuluş formülünün şu dört kelimeden geçtiğini vurgulayarak duruşunu netleştirmesi gerekiyor…
Adalet… Ahlâk… Vahdet… İhsan…
Muvahhid ve muttaki bir toplumun inşasında saç ayaklarını oluşturan temel değerler buradan neşet edecektir… Aksi taktirde zulüm, tefrika, ahlâksızlık ve kötülükler toplumsal dokuyu tahrip etmekle kalmayıp nesilleri intiharın eşiğine getirecektir…
O halde, biz ne yapabiliriz?
Öncelikle toplumsal sorunlara eğilirken kullanacağımız dil önemlidir… Çatışmacı, kavgacı, itici değil uyarıcı, müjdeleyici, barışçı bir dil geliştirmeliyiz… Tabii bu dili yakalamaya çalışırken Güver vermeliyiz, inandırıcı olmalıyız… Nebevi dilin ve duruşun nasıllığını iyi kavramalıyız… Kur’an-ı Kerim’de en azgın kavimlere gönderilen peygamberlerden bahsedilirken sıcak bir iletişim atmosferini yakalamak için kullanılan bir kavram var: ‘‘Kardeşleri…’’
‘‘Ad (kavmine) kardeşleri Hud’u gönderdik…’’ (7/65) ‘‘Semud (kavmine) kardeşleri Salih’i gönderdik…’’ (7/73) ‘‘Medyen (kavmine) kardeşleri Şuayb’ı gönderdik…’’ (7/85)
Toplum bizim hedef kitlemizdir… Onlara davetin en güzelini sunmak, hikmetli bir dille gerçeklere uyandırmak, var oluş amacını idrak etmeleri için devrede olmak bize düşen asli bir görevdir… Bunu yapmaya çalışırken hitap oldukça önemli…
‘‘Ey kavmim…’’ ‘‘Ey kardeşlerim…’’ ‘‘Ey insanlar…’’ ‘‘Ey akıl sahipleri…’’ Vahyin öğretisinden öğrendiklerimiz bunlardır.
Şimdi safa tepelerinde seslerimizi yükseltme zamanıdır… Bizi anlamıyor, dinlemiyor olsalar da uzun soluklu bir mücadelede sebat etmek durumundayız… Hani yaralı peygamberlerin anlamlı bir duası vardı:
"Allahım kavmimi mağfiret et, çünkü onlar bilmiyorlar.’’
Evet bizim kavgamız cahiliye iledir… Cehalete kurban gidenlerin kurtuluşuna vesile olmak, o bizim sorumluluğumuzdur… Taki bu sayede yarın kendimizi savunacak bir mazeretimiz olsun diye… Ancak bunu sürdürecek bir ‘‘adanmışlık ruhu’’ gerekiyor… Harekete geçirecek, risk alacak, bedel ödeyecek bir ruh ve şuur… ‘‘Şehrin en uzak yerinden koşarak gelen adam’’ gibi… Adanmışlığın zirvesine uzanmak… Kavmi onu şehid etti: ‘‘Ona; gir cennete denildi. O da: Keşke kavmim de bir bilseydi, dedi.’’ (Yasin-26)
Cennete yürürken geride bıraktığı kavmini düşünüyor… Keşke kavmim bilseydi?’’ Ne yüce ızdırap… Ne kutsal çile… Ne uhvi yürek… Kavmimiz cehenneme koşarken kendi, cennetimizle yetinip, teselli bulabilir miyiz? Nesillerimizin hüsranı karşısında cennet bile bize dar gelmeye başlayacaktır…
İşte bu duygu ve idrak bizi Ashab-ı Uhdud kıssasında halkın hidayeti için hayatını ortaya koyan delikanlının iklimine taşıyacaktır…
Delikanlı celladına şöyle sesleniyor: ‘‘Delikanlının Rabbinin ismi ile’’ de, okunu at o zaman beni öldürebilirsin… Aynen dediği gibi oluyor… Rabbinin ismine kanıyla tanıklık eden delikanlının bu duruş ve adanışı halkın hidayetine vesile oluyor… Akabinde ateş dolu hendekler devreye girsede bu iman kıvılcımını söndürmeye yetmeyecekti… Demek ki, yüreklerdeki tevhid ateşi ile Hendekçilerin ateşini etkisiz kılmak mümkün… Belki bu gün şöyle düşünenler olabilir: Kufelileşen bir toplumla karşı karşıyayız… O zaman dersimiz, Hüseyni bir çıkış, Zeynebi bir duruş olacaktır… Ve şunu asla unutmamalıyız:
Kendi içine gömülerek küçülmek yerine, evrensel bir uyku yakalayarak, toplumun vicdanı olmayı gerçekleştirmeliyiz… Kendimizi değil başkasını düşündükçe büyüyeceğiz… Hep nefsimiz için değil, diğerleri için yaşadıkça yüceleceğiz…
Çünkü toplumun derdi ile dertlenmek, boynumuzun borcu, kulluğumuzun icabıdır… ÖZGÜN İRADE DERGİSİ ŞUBAT 2008
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|